Sinop - Trabzon Bisiklet Turu
Halûk Okur / Enis Tamer
17 Ağustos 1999 depremi nedeniyle yarım kalan Batı Karadeniz turunu tamamlamak bu seneye kısmet oluyor. İki yıldır planlayıp da çeşitli nedenlerle ertelemek zorunda kaldığım yolculuğa bu sefer iki kişi olarak çıkıyoruz. Kısa süre önce tanıştığım genç dostum Enis uzun tur tecrübesine sahip olmasa da hem ciddi bir bisikletçi, hem de çok yönlü bir sporcu. Üstüne üstlük bir de uyumlu ve samimi bir insan. İyi bir yol arkadaşı olacağından eminim.
Yolculuğun başlangıcı yine maceralı oldu. "İki bisikletimiz var" deyince hiçbir otobüs şirketi yüzümüze bakmıyor. Sonunda Sinop Birlik halimize acıdı da "bakın, garantisi yoktur ha!" diye uyararak iki bilet sattılar. Gerçekten de iki yıl önce yine aynı şekilde aldığım bilet elimde, Harem'e tüm bagajları dolu gelen otobüsün arkasından elimde bisikletim bakakalmıştım. Biletimi akşam otobüsüne çevirtmiş, fakat bambaşka bir nedenle o otobüse de binemeyip turu iptal etmek zorunda kalmıştım.
Harem'de Enis'le otobüsü beklerken bayağı gergindim. Neyse ki bu defa aksilik olmadı. Bisikletleri bagaja tıktık, koltuklarımıza yerleştik ve onbir saatlik uzun bir yolculuktan sonra sağ-salim Sinop'a vasıl olduk. Geçen turda konakladığım Hotel Meral'e kampı kurduk. Niyetimiz bir gün Sinop'u dolaşmak, sonra doğuya doğru yola çıkmak. Aslında üç hafta ayırıp Rize'ye kadar gitmek istiyordum ama ancak iki hafta ayırabileceğimiz ortaya çıkınca dönüşü Trabzon'dan feribotla yapmaya karar verdik.
1. gün: Sinop içi ve çevresi
Sabah 07:30'da kalktık, kahvaltı ettik. Türkiye'nin en kuzey noktası olan İnceburun'u ve buradaki feneri görmeyi yıllardır takıntı haline getirmiştim. Aynı şekilde Sinop Cezaevi de merakımı uyandırıyordu. Çantaları otelde bırakıp yola çıktık. Önce İnceburun'a gitmeye karar vermiştik. Bunun için ilk olarak şehir içinden yukarı doğru tırmanmak, sonra da tabelaları izlemek yetiyor. Biz de öyle yaptık, küçük havaalanının ve Su Ürünleri Fakültesi'nin önünden geçip devam ettik. Önceleri yol çok güzel asfalttı. Derken bozuldu, sonunda kendimizi varla yok arası taşlı bir yolda bulduk. Yirmi kilometre gelmiştik ve önümüzde daha yedi kilometre yol vardı. Kısmen binip kısmen yürüyerek, iki köpek saldırısını da kazasız-belasız atlatarak yola devam ettik. (Daha önce de bahsetmiştim; köpek saldırdığında duruyorum, köpeğe dönüp var gücümle "hoşt" çekiyorum. O zaman genellikle köpek saldırıyı bırakıyor. Oysa kaçsam kovalayacak. Aklınızın bir köşesinde bulunsun. Ama köpek sizi yerse sorumluluk kabul etmem. Alt tarafı köpek işte, ne yapacağı belli mi olur? ;)
25. kilometrenin sonunda yeni açıldığı belli olan ve ince çakıl döşenmiş bir yola çıktık. Kalan kısacık yol da son derece rahat geçti ve fenere ulaştık.
Fener 1860'lı yıllarda Fransızlar tarafından yapılmış. Teknolojinin gelişmesine paralel olarak da önceleri gazyağı, daha sonra da asetilen yakan ve her saat başı mekanizması kurulması gereken fener bugün tam otomatik hale gelmiş. Hava kararınca yanıyor, sabah kendi sönüyormuş. Bunları 100 senedir bu feneri çalıştıran ailenin reisi Erol Çilesiz'den dinledik. Ailesiyle fenerde yaşıyor. Önce buz gibi ayran, sonra da demli çaylar eşliğinde Erol Bey ve Ünye'li konuğu Şükrü Bey'le yaklaşık bir saat lafladık. Bu arada öğrendik ki biz o yol eziyetini boşuna çekmişiz. Az önce sözünü ettiğim çakıllı yol arazi sahibinin itirazı nedeniyle bir türlü kullanıma açılamıyormuş, onun için de tabelalar mecburen eski yolu gösteriyormuş. Dönüşte yeni yolu kullandık, 2-3km'si yine bozuk olsa bile asfalta kadar çok kolay ve çabuk gittik. İnceburun'a gitmek istiyorsanız "Özel Arazi, Geçmek Yasaktır" yazan tabelayı görünce yarı açık kapıdan içeri dalın (bu kıyağımı da sakın unutmayın ;).
Günün ikinci önemli konusu Sinop Cezaevi idi. Fener dönüşü önünden geçerken durduk, bisikletleri bir direğe bağladık, adam başı birer milyonu bayıldık ve içeriye daldık. Sinop Cezaevi, türkülere konu olmuş, aralarında Refik Halit Karay, Burhan Felek, Sabahattin Ali, Zekeriya Sertel ve Nazım Hikmet'in de bulunduğu pek çok fikir adamını konuk etmiş, Türkiye'nin belki de en ünlü (aslında en kötü ünlü) cezaevi. Yaklaşık on yıl öncesine (1993) kadar açık olan cezaevi şimdi Kültür Bakanlığı'na devredilmiş ve restore edilerek bir kültür merkezine dönüştürülüyor. Aynı zamanda ziyarete de açık. Cezaevi 1214 yılında Sinop'u zapteden Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus tarafından mevcut kale içine inşa ettirilen surlara (İç Kale) ekler yapılarak oluşturulmuş tarihi bir mekan. Önceleri tersane olarak kullanılmış, 1882 yılında da hapishaneye dönüştürülmüş. Eski-yeni pek çok binadan oluşuyor. Fakat burada gördüğüm şeyler beni dehşete düşürdü. Bu kadar pis, izbe, insana ve insanlığa yakışmayan bir cezaevinin elli-altmış yıl önce değil de sadece on yıl önce kapatılmış olması beni şok etti. İnsanların, ne suç işlemiş olursa olsun, bu şartlar altında yaşamaya zorlanmış olması inanılmaz bir eziyet. Bilmiyorum şu an kullanımda olan diğer cezaevleri de bu kadar dayanılmaz mı...
Cezaevinden sonra gecikmiş bir öğle yemeği yedik ve uzun bir şehir turu yaptık. Sinop, güzel, büyük ve tarihi bir şehir. Ayrıca temiz ve bakımlı.
İl merkezinde görülen el sanatlarından birisi gemi modelleri yapımcılığı. 1950 yılında aftan yararlanarak Sinop Cezaevi'nden çıkan iki mahkum burada kalarak gemi modelleri yapmışlar, yanlarında çalıştırdıkları çıraklara kotra yapımını öğreterek bu sanatın Sinop'ta yapılmasını sağlamışlar. Çok çeşitli modellerde gemi yapıldığından farklı özellikte ağaçlar kullanılmakta. En çok kullanılan ağaçlar ceviz, gürgen, kavak, kiraz ve armut. Şu anda Sinop'ta faaliyet gösteren işletmelerden en eskisi Ayhan Kotra. Biz de otelin yakınlarında bulunan mağazaya daldık ve meslekte 50. yılını devirmiş olan Ayhan Demir'le sohbet etme ve mağazadaki irili ufaklı fakat hepsi son derece özenle yapılmış modelleri görme olanağı bulduk. Ayhan Bey'in bir de Boncuk adlı papağanı var. İlk defa bu kadar net konuşan bir papağana rasladım. Sinop'a uğrayan herkese bu mağazayı görmeyi, tam bir beyefendi olan Ayhan Usta ile tanışmayı ve de Boncuk'un gevezeliklerine kulak kabartmayı tavsiye ederim.
Daha sonra biraz daha dolaştık, akşam yemeği yedik, üçerbuçuk adet de muz götürüp saat 20:00 gibi odalara çekildik.
Yapılan yol: 60 km, yolculuk süresi: 4:17 h, ortalama hız: 14 km/h, max hız: 54 km/h
2. gün: Sinop-Yakakent
Sabah 07:30'da kalkıp kahvaltımızı ettik. Otelciyle vedalaşıp 08:25'te yola koyulduk. İstikamet Yakakent, haritaya göre 85km.
Hava çok sıcak. Tırmanışlar hiç çekilmiyor. Şimdilik ciddi bir çıkışa rastlamadık ama yeterince hız kesiyor. Yoldaki soğuk sulu çeşmeler sayesinde biraz kendimize geliyoruz. Yarı şaka yarı ciddi sızlanmalarımın Enis'in moralini bozduğunu farkettim ve sesimi kestim.
Olaysız bir yolculukla Gerze'ye vardık. Burası 1999'da turumun yarım kaldığı yer. Sahilde çay içtik, bir pidecide karnımızı doyurup tekrar yola koyulduk. Gerze-Yakakent arasında ciddi yokuşlar olduğunu geçen seferden biliyordum. Özellikle eski adı Kanlıçay, yeni adı Güzeldere olan köye inişin adı çıkmış. Her konuştuğum orayı söyledi. Gerçekten de çok dik bir yamacı sürekli S'ler çizerek inen dik bir yol. Orayı tırmanmak zorunda kalmadığımız için kendimizi mutlu hissettik. Yolun gerisi deniz kenarında, sakin ve dümdüz. Sonunda saat 16:45 gibi Yakakent'e vardık. Fakat pansiyonların iki km kadar gerideki Çamgölü mevkiinde olduğunu öğrendik. İki km gitmek hiç bu kadar zor gelmemişti.
Nihayet gördüğümüz ikinci pansiyonda (Çamgölü Pansiyon) yer bulduk. Pansiyonun altındaki lokantada karnımızı doyurup hemen odaya çekildik.
Yapılan yol: 94 km, yolculuk süresi: 5:42 h, ortalama hız: 17 km/h, max hız: 62 km/h
3. gün: Yakakent-Bafra
Güne, akşam buraya gelirken bizi arkamızdan iten rüzgarın beraberinde bir sürü de kara bulut getirmiş olduğunu farketmekle başladık. Kahvaltımızı edip pansiyonun siyahlı beyazlı yavru kedisiyle oynarken gözüm hep bulutlardaydı. Derken hava açtı, fakat bulutlar bizim gideceğimiz tarafa gitmişlerdi...
Yakakent-Bafra arası 50km kadar son derece düzgün, inişsiz-yokuşsuz bir yol. Karadeniz Otoyolu'nun yapımında kullanılan büyük kayaları taşıyan pek çok kamyon vızır vızır gidip geliyor. Daha önce de görmüştüm, kamyon şoförleri bizi sollarken son derece açıktan alıyorlar. Enis de buna hayran kaldı. Şoförlerden birine raslayabilsem teşekkür etmek istiyorum, ama olmuyor.
Bize bir zararı olmayan bu trafiği de saymazsak çok rahat bir yolculuk yaptık. Bafra'dan 30km kadar önce Alaçam ilçesini görüp içeri girdik. Netdaşım Bafra'lı Muzaffer'i aradım, Datça'da tatildeymişler.
Kasabayı gezip muzlarımızı yedik ve yola koyulduk. Saat 11:30 gibi de Bafra'ya vardık. Kızılırmak ve cıvarında bir sürü resim çektik. Nedendir bilmem, Kızılırmak'ı görünce duygulandım. Çocukluğumdan beri hep haritada Kızılırmak'ı seyreder, meraklanırdım. Ondan herhalde.
Yöredeki tek YKB şubesinin burada olduğunu hiç unutmamıştım. İlk iş olarak para çektim, sonra da yemek yedik ve Samsun yoluna çıktık. Birkaç kilometre gitmiştik ki, bize son derece tanıdık gelen kapkara bulutların ileride bizi beklediğini gördük ve bütün keyfimiz kaçtı. Derken sıkı bir yağmur başladı. Hemen yakındaki koruluğa sığındık. Yağmurlukları giydik, ben çantaları naylonla örttüm ve yarım saat kadar sağanağın geçmesini bekledik. Bafra-Samsun yolu zaten yeterince yoğun. Bir de yerlerin kaygan, görüşün yetersiz olduğu böyle bir havada yola devam etmekten çekindik. Biraz yağmur azalınca da Bafra'ya geri döndük ve bizi o çamurlu halimizle kabul edecek bir otel bulduk (Belediye'nin yanındaki Mis Otel). Bu arada saat de beşi geçmişti. TV'deki hava tahmini iyice canımızı sıktı. Önümüzdeki iki gün bölgede yağış ve fırtına bekleniyormuş.
Akşam yemeği için çıktık, caddelerde volta attık ve saat 23:00 gibi ertesi gün ne yapacağımızı bilmez halde yatıp uyuduk.
Yapılan yol: 57 km, yolculuk süresi: 3:21 h, ortalama hız: 17 km/h, max hız: 55 km/h
(saatim yağmurdan çalışmaz olduğu için yaklaşık son 5km buna dahil değil)
4. gün: Bafra içi ve çevresi
Sabah gökyüzü kara bulutlarla kaplı, hava yağışlıydı. Çıkıp bir pastanede kahvaltı ettik. Sonra da sokak sokak dolaşmaya başladık. Enis -meslek icabı- eski binalara çok meraklı. Bafra'da ne kadar eski ev varsa hem video kamerayla çekti, hem de bana evin inşaat tekniği ve mimarisini anlattı. En son olarak da bir gün önce görüp de sonra kaybettiğimiz ahşap konağı sora sora bulduk. Orta katı fotoğraf stüdyosu olarak kullanılıyor (Foto Asım). Yemek yiyip otele döndük. Ben uyurken Enis daha dolaşmış, bisikletine çamurluk aramış. Bulunca da beni uyandırdı, beraber bisikletçiye gittik ve her kafadan bir ses çıkarak çamurlukları monte ettik. Tanıştığımız diğer tüm Bafra'lılar gibi bisikletçi de çok cana yakın ve konuksever çıktı. İşimiz bittikten sonra bize buz gibi bir kavun kesti. Gerçekten de Bafra'da hiç kimseden ters bir hareket, düşmanlık vs görmedik. Herkes güleryüzlü, yardım etmek için elinden geleni yapıyor.
Bisikletçiden çıkınca anayolun karşısındaki köylere giden yola vurduk. Acısu'ya kadar gidip dönecektik fakat yolun son 2km kadarı tamamen taş-topraktı. Yanımıza lastik tamir takımı almayı da unuttuğumuz için o yola girmeye çekindik ve asfaltın bitiminden dönmek zorunda kaldık. Dönüşte bir köpekle karşılaştık ve şimdiye kadar en zor kurtulduğumuz köpek de bu oldu. Siyah-beyaz bu yavru köpek, sırf kafasını okşadık diye 3-4km peşimizden koştu. Sonunda durduk, su verdik garibe. Sonra da bayır aşağı kaçtık, bu sefer yetişemedi. Fakat neredeyse bizimle otele kadar gelecekti kerata.
Akşam yemeğinden sonra odalara çekildik. Hava açık olacak gibi. Herhalde yarın yola çıkarız.
Yapılan yol: 34 km, yolculuk süresi: 2:05 h, ortalama hız: 16 km/h, max hız: 48 km/h
5. gün: Bafra-Çarşamba
Bafra'da kaybettiğimiz iki günü geri kazanmak için etapları uzatmaya karar vermiştik. Gel gör ki sabah kalktığımda midemin alt-üst olduğunu farkettim. Akşam yediğimiz tavuk dokunmuş olmalı.
Kahvaltı edemeden yola çıktık. Yolda içtiğim soda biraz iyi geldi. 19 Mayıs'ta durarak kahvaltı ettik, daha doğrusu Enis kahvaltı etti, ben zorla birşeyler yedim. 19 Mayıs'ı geçtikten sonra yol genişledi, otoyol oldu ve Çarşamba'ya kadar böyle devam etti. Yolumuz uzun olduğu için hızlı gitmek zorundaydık. Öğle üzeri Samsun'da olduk. Trabzon'dan dönüş için feribot bileti aldık. Heykelin önünde resim çekip yola devam ettik. Midem nisbeten düzelmişti. Saat 15:00 gibi Çarşamba'ya vardık ve anayol üzerinde Arslan Otel'e yerleştik. Bisikletleri de odaya almamıza izin verdiler. Basit bir akşam yemeğinden sonra yorgunluktan hemen sızdık.
Yapılan yol: 98 km, yolculuk süresi: 4:44 h, ortalama hız: 21 km/h, max hız: 55 km/h
6. gün: Çarşamba-Fatsa
Sabah yola çıkmadan Can Daysal'ı aradım. Onlar da (Necati Bey'le birlikte) Samsun-Rize yapıp sonra da Rize çevresini ve yaylaları dolaşacaklardı. Rize'ye gelmişler ama yağmurdan dolayı hiçbirşey yapamamışlar ve turu kesip İstanbul'a dönmüşler. Can bizim de onlarla gelmemiz için ısrar etmişti, iyi ki programımızı değiştirmemişiz. Bafra kesintisi dışında şimdilik yolculuk iyi gidiyor.
Saat 08:30 gibi Çarşamba'dan ayrıldık. Bugün rüzgar karşıdan esiyor. Yol da kısmen çift şeritli tek yol, kısmen bölünmüş otoyol. Yolun tek olduğu bölümler çok bozuk, çoğu yerde emniyet şeridi de yok. Trafik değişken fakat genelde yoğun değil. Ara-sıra toprak bankete inmek gerekiyorsa da genelde rahat yol alıyoruz. Hava sıcaklığı azaldığı için sıcaktan şikayet etmeden yol alıyoruz.
Yolda Akçay köyünde durduk. Kahvede biraz muhabbet ettik, birer çay içtik. Yine çay parası almadılar. Radyoda 64 yaşında bir bisikletçiden söz etmişler. 4 gündür Rize'de havayı beklediğini söylemiş. Necati Ağabey mi acaba? (Sonradan öyle olduğunu öğrendik. Necati Ağabey TRT'de yayınlanan bir programa telefonla katılmış.)
Ünye girişinde Çamlık Restoran'a uğradık. Çamlar arasında, deniz üzerinde, fiyatları makul bir yer. Yemekleri de güzeldi. Azar azar yöresel yemeklerden konmuş karışık bir tabak getirdiler. Şimdi hiçbirinin adı aklımda değil ama değişik tatlar almış olduk. Gezi boyunca yöresel birşeyler yediğimiz tek sefer de bu oldu zaten.
Ünye çok güzel bir yer. Ne yazık ki yemek harici hiç duraklamadan geçip gittik. Sonunda saat 15:00 gibi Fatsa'ya vardık. Fatsa girişinde son 5-6km buraya kadar gördüğümüz yolların en kötüsü. Çok dar, son derece bozuk, emniyet şeridi ve banket yok, üstelik trafik çok yoğun. Sık sık yolun kenarına inip araçların geçmesini beklemek zorunda kaldık. Ben Grand Göksu Hotel'e yerleştim, Enis burada oturan bir tanıdığının evinde kaldı. Bugün hiç yorgun değilim. Otele yerleştikten sonra sahili turaladım. Burası da güzel, büyük bir yer. 1960'larda doldurulan sahil şeridi üzerine geniş bir yol ve boydan boya park yapmışlar. Parka da köylerden getirilmiş orijinal nesneler koymuşlar. İlk olarak Akçakoca'da gördüğüm beyen'in bir benzeri de burada.
Bir büfeden aldığım tostu kemirirken otelin önüne ilk geldiğimizde karşılaştığım bisiklet meraklısı beye rasladım. Kendisi eski bisiklet yarışçısı Mahir Aydın'mış. Ali Hüryılmaz, Rıfat Çalışkan ve Murat Suyabatmaz'ı tanıyor. Fatsa'da bisiklet kullanımının gelişmesi için yaptığı çalışmaları anlattı. Ben de kendisine BSD'den söz ettim, web adresini verdim, Murat Bey'i ararsa çalışmalarına destek olacağını söyledim. Havadan-sudan neredeyse iki saat konuştuk. Önümüzdeki yolu anlattı. Derken yeğeni yanımıza geldi. İkisinin beraber bir resmini çektim, birbirimize telefon numaraları verdik ve ayrıldık.
Arka sokaklarda biraz daha dolaştım, sonra otele dönüp yattım. Enis mesaj atmış, sabah 07:30'da kahvaltıya gelecekmiş.
Yapılan yol: 76 km, yolculuk süresi: 3:57 h, ortalama hız: 19 km/h, max hız: 38 km/h
7. gün: Fatsa-Piraziz
Enis saat 07:30 gibi otelde oldu. Otelde kamp yapan Orduspor'lu futbolcularla beraber kahvaltı edip 08:30 sularında yola koyulduk. Fatsa'dan hemen sonra Bolaman geliyor. Ufak bir fotoğraf molası verdikten sonra tekrar yola koyulduk. Ne zamandır "geçilmez rampalar var, bisikleti elinize alıp yürüyeceksiniz" dedikleri rampalara vurduk. Tamam, çok virajlı yollar, biraz da trafik var ama son derece kolay tırmanılan bir çıkış. Zaten iki kere inip çıktı, sonra yüksekten devam etti. Viteslerimizin yarısını bile kullanmaya gerek kalmadı (ben en düşük 32x28 kullandım, o da kısa süre). Zaten dün akşam Mahir Bey de yolu böyle anlatmıştı, tam dediği gibi çıktı.
Arada bir tünelden geçtik. Lambaları yakıp trafiğin de tenhalaşmasını bekleyince tüneller sorun olmuyor. Yol genelde çift şerit ve zaman zaman trafik çok yoğunlaşıyor. Bunda Rize'ye giden çok sayıda DSİ iş makinasının da etkisi var. Perşembe'den sonra yol dümdüz oldu. 3 saat kadar sonra Ordu'ya vardık ve tavsiye üzerine Aktaşlar Pidecisi'ne girdik. Yanıma aldığım -biri bayat- 4 makara film suyunu çekmek üzere olduğu için film aramaya başlamıştım. Tavsiye üzerine Foto Işık'ı arayıp buldum. Son kullanma tarihi iki sene geçmiş filmleri kakalamaya çalıştılar, iyi mi...
Normal yol programımıza göre hala bir gün kaybımız var. Onun için ~50'şer km'lik üç günü ~75'er km'lik iki güne indirmeye karar verdik ve Ordu'da kalmaktan vazgeçip 20-30km ileride konaklamak üzere yola çıktık. Ordu'dan biraz ileride Gülyalı beldesini geçtikten az sonra yol kenarında 15-16 yaşında iki genci bir bisikletle uğraşırken gördük. Durup yardım önerdik. Zincir kopartmışlar. Benim zincir tamir aletim yakındaydı, hemen onarıp çocukların yola devam etmesini sağladık. Pek sevindiler ve eğer bir daha oralardan geçersek muhakkak evlerine gelmemizi söylediler.
Çok sıcak olmayan güneşli bir gökyüzü ve karşıdan hafif bir rüzgarla sonunda Piraziz'e vardık ve burada konaklamaya karar verdik. Bize ilk önerilen otel "Piraziz Park Hotel" ve iki yıldızlı. Allahtan yer yokmuş çünkü duvardaki fiyat listesinde iki kişilik odanın 60 dolar olduğu yazıyordu. Oradan ayrılıp "Villa Motel" adlı bir pansiyon irisine yerleştik. Verdiğimiz paraya değecek bir yer değildi ama sineye çektik.
Akşam yemeği olarak hemen pansiyonun önündeki küçük lokantada mezgit buğulama yedik. Balıklar hamsi boyundaydı, resmen acıdım. Bu arada önce hava epey bir bulutlanıp korkuttu ama ardından gök tertemiz oldu.
Saat 21:30 gibi Fatsa'dan Mahir Bey aradı, yolculuğumuzu soruyor. Sağolsun, merak etmiş. İyi bir insan.
Saat 08:30'da olan kahvaltıyı otelciye yalvarıp yakararak hiç olmazsa 08:00'e çektirebildik ve yatıp uyuduk.
Yapılan yol: 85 km, yolculuk süresi: 4:42 h, ortalama hız: 18 km/h, max hız: 43 km/h
8. gün: Piraziz-Görele
Sabah 07:00 gibi kendiliğimden uyandım, biraz terasta oturdum. Hava ve manzara harika. Sonra toplanıp aşağı indik. 08:30 gibi kahvaltımızı bitirip yola çıktık. Bugün pazar, yolda kamyondan çok piknikçi var. Artık yollar sadece şehir içlerinde ayrılmış çift yön, gerisi dar ve emniyet şeridi yok gibi birşey. Trafik fazla sıkışık olmadığı için arkamızdan gelenler bizi açıktan sollayabiliyorlar. Kötü olan tek şey sürekli karşımızdan gelen kuvvetli rüzgar. Fena halde hız kesiyor ve yoruyor. Aslında meteorolojik istatistiklere göre bu bölgede baskın rüzgar yönü bu. Bilerek yola çıktık, şikayet etmeye hakkımız yok...
Rampa yok denecek kadar az, olanlar da çok kısa. Saat 11:00 gibi Giresun'a geldik. Ne zamandır aradığım filmi nihayet burada, sorduğum üçüncü fotoğrafçıda buldum. Biraz şehir içine doğru tırmandık. Birkaç camide saçakların köşesinde minik minareler yapmışlar, dikkatimi çekti. Bir hanıma sordum, (türbanlıydı, yani biliyor olması gerekir) özel bir anlamı olmadığını söyledi. Enis Giresun Kalesi'ni görmek istedi. Fakat çok dik bir yokuştan çıkıldığı için ben hiç girişmedim, aşağıda bekledim. Yokuş onu da zorlamış fakat manzara pek güzelmiş. Videodan izleriz artık.
Öğle yemeği olarak Yolağzı Cinber Mevkii'nde (Piraziz+42km) Hacı Usta'nın Yeri'nde Akçaabat Köftesi yedik. Burada porsiyon diye birşey yok, köfteyi kiloyla satıyorlar. Adam başı 200g köfte bayağı güzel doyuruyor. Tam yemek yerken birden olduğumuz yerde sarsılmaya başladık. Tam "Deprem!" diye ayağa fırlıyorduk ki sahildeki yol inşaatındaki silindirin çalışmaya başlamış olduğunu farkettik ve yerimize oturduk...
Yemekten sonra tekrar yola çıktık ama rüzgar bizi fena etkilemeye başladı. Ara sıra kendimize geliyoruz ama genelde zor ilerliyoruz. Yolda iki tünelden daha geçtik. Biri çok kısaydı, diğerinin yanına ise yenisi inşa ediliyordu, uyanıklık yapıp onu kullandık. Başka kaydadeğer birşey olmadan Görele'ye vardık. Artık sadece bir etap kaldı. Yarın akşam da sağ-salim Trabzon'a varırsak turumuzun bisiklet kısmı sona erecek.
Görele'de otel yokmuş. On lisan konuştuğunu söyleyen, polis emeklisi, müzmin milletvekili adayı, gözlük-saat-çakmak satan ve emlakçilik yapan birinin işlettiği han benzeri bir pansiyon bulup yerleştik. Odanın kilidi bozuktu, yemeğe çıkarken kilitleyemedik.
Sokakta 12-13 yaşlarında bisikletli bir çocukla karşılaştık. Bizi gören pek çok diğer kişinin aksine bize o kadar akıllı-uslu yaklaştı, bisikletlerimiz ve yolculuğumuz hakkında o kadar güzel sorular sordu ki, çocuğa hayran kaldık ve epey bir süre sohbet ettik. Adı Gürsel'miş.
Bugün daha önce hiç karşılaşmadığım bir sorunla karşılaştım. Seleye oturduğum bölgede bir acı belirdi ve gün boyu kötüleşti. Duşta elimle yokladığımda acı veren bir şişlik buldum. Kıl dönmesi olduğundan korkarak yakındaki Görele Devlet Hastanesi'nin acil servisine gittim. Doktor enfeksiyon olduğunu fakat kıl dönmesi gibi görünmediğini söyledi. Antibiyotik ve ağrı kesici verdi bir de şortun içine yumuşak birşey koymamı önerdi. Trabzon'a kadar idare etsin de gerekirse artık İstanbul'da baktırırız.
Yapılan yol: 90 km, yolculuk süresi: 5:10 h, ortalama hız: 17 km/h, max hız: 43 km/h
9. gün: Görele-Trabzon
Bir ara tuhaf bir sesle uyandım. Bir yerlerden pek tanıdık çıtırtılar geliyordu. Işığı yaktım ve yerde kocaman karafatmaların gezdiğini gördüm. Çocukluğumdan beri en nefret ettiğim böcekle 25 sene aradan sonra burada karşılaşmıştım. İkisini terlikle hakladım, ötekiler kaçıştılar. Bu arada gürültüye Enis de uyandı. O da bunları hiç sevmezmiş -kim sever ki? Sabaha kadar ışık yanık olarak oturmaya niyetlendik ama sonunda sızmışız.
Gün ışırken çantaları boşalttık, herşeyi silkeleyerek tekrar doldurduk (yanımıza bir tane almak istemiyorduk). Aşağı indik. Bisikletlerin kilitli olduğu dükkan kapalıydı. Otelcinin zilini uzun uzun çaldık. Nihayet karısı pencereden kafasını uzattı ve "kocasının köye gittiğini, kendisinde de anahtar olmadığını" söyledi! Böyle bir durum ya komedi filmlerinde ya da kabuslarda olur sanırdım. Sinirden kendimi kaybetmek üzereyken yandaki manavın önerisiyle, dükkanı merdivenlere bağlayan ve daha önce yoklayıp açamadığımız ara kapıyı zorladık, açıldı. Biz de böylece özgürlüğümüze kavuşmuş olduk.
Görele, bu gezimizde gördüğümüz diğer yerleşim merkezlerine göre daha bir az gelişmiş. 27000 nüfusu var fakat büyük bir köy izlenimi veriyor. Eğer yolunuz buralara düşerse Görele'de konaklama planı yapmayın derim. 17km önce Tirebolu var, bana kalırsa orada konaklamak daha iyi olur. Görele ile ilgili aklımızda kalan en güzel şey hiç tartışmasız pidesi idi! Akşam yemeğinde yediğimiz kapalı Karadeniz Pidesi parmaklarımızı da yedirdi bize... Pide için tavsiyem: Sahil Yolu'nda Ağa Pide Salonu - Sahibi Rüstem Abdal.
Börek ve çayla kahvaltı yaptık, su-muz aldık ve sıra yola çıkmaya geldi. Seleye oturunca fena halde canım yandı, ama gün ilerledikçe acı azaldı, uyuştu, fazla rahatsız etmez hale geldi.
Yol yine dar, emniyet şeridi yok, yokuşsuz ama henüz rüzgar çıkmadı. Ben de acımı unutmak için pedallara asıldım ve bayağı tempolu bir yolculuğa başladık. 16km kadar sonra (Eynesil'i geçince) bir tünel var, Eynesil Tüneli. 175m uzunluğunda, hafif iniş, karanlık ve zemini bozuk. Yolculuk boyunca 5-6 tünele rasladık, otoyol inşaatı kapsamında da pek çok yenisi açılıyor. Onun için, Karadeniz gezisi yapmak isterseniz yanınıza uzaktan görülebilecek güçlü ön ve arka ışıklar alın.
Görele'den 40km kadar uzaklaştıktan sonra bir deniz fenerinin yanından geçtik: Işıklı Feneri. Fenerden az sonra da yol otoyola dönüştü ve artık Trabzon'a kadar hep otoyolda gittik.
Saat 13:00 gibi Akçaabat'ta olduk. Köftemizi yedikten sonra dik bir yokuşun tepesinde olan "Orta Mahalle"'ye tırmandık. Safranbolu evlerine benzeyen eski Akçaabat evleri burada imiş çünkü. Dolaşıp resim çekerken balkondan bize seslenen bir beyle laflamaya başladık. Kendisi de eskiden bisiklete binermiş, hatta bir ara bisikletçi dükkanı varmış, ama sonra motora merak sarmış. Eski Akçaabat'lı bir denizci. Kendini yetiştirmiş, lafı-sözü dinlenir efendi bir adam. Bizi evine davet etti, balkonda manzaraya karşı kahve eşliğinde bir saat kadar lafladık. Ayrılırken tanıştık, adı Gürol Bey.
Yolculuğun gerisi olaysız geçti ve saat 15:30 gibi Trabzon'a vardık. Enis'in "Karadeniz Rehberi" kitabında "tek yıldızlı fakat çok kaliteli" olarak geçen Horon Oteli'ne telefon ederek yerini öğrendik. Oraya gitmek de bir yarım saat aldı. Fakat otel bu arada üç yıldızlı olmuş ve fiyatı da tabii ki ona göre. İkinci bir otelleri daha varmış, Yeni Hora Oteli. Bizi oraya yolladılar. İki yıldız ama daha hesaplı ve gayet de konforlu. Odalarımıza yerleştikten sonra otel sorumlusuyla buradaki iki günü nasıl geçireceğimizi planladık. Yarın Uzungöl'e, çarşamba da Sümela Manastırına giden araçlarda yer ayarladık.
Biraz odalarda pinekledikten sonra Enis'le yemeğe çıktık, biraz etrafı gezdik ve odalara çekildik. Mahir Bey'i arayıp turumuzun bittiğini söyledim, ilgisine teşekkür ettim.
Yapılan yol: 77 km, yolculuk süresi: 4:12 h, ortalama hız: 18 km/h, max hız: 45 km/h
Devam Ediyor...
KAYNAK: http://212.133.133.30/bisiklet/turlar/snp-trb/Sinop-Trabzon.htm
.